YAZDIKLARIM

Ana Sayfa > Kitaplarım

İstanbul Polisiyesi ismi altındaki seri romanlarda, baş rolünde İstanbul’un olduğu hızlı kurgulanmış akıcı, merak uyandırıcı polisiye olaylar anlatılmaktadır. Devamında iki sosyal içerikli roman var. Ayrıca kısa kara mizah hikayeler, Tiyatro Oyunları ve Senaryolarım var. Ne yazık ki tümünü bu sayfalarda paylaşamıyorum. Sorun olmayan yazıları paylaşacağım.

KİTAPLARIM

İstanbul Polisiyesi

İstanbul Polisiyesi dizisi beş kitap olarak tasarlandı.

Dizinin ilk kitabı “İstanbul Kar Altında” Diğerleri sırasıyla “İstanbul Sis Altında” “İstanbul Sır Altında” ve “İstanbul Azap Altında” Bu son kitap, e-kitap olarak yayınlandı. Bu arada diğer kitapları da Kobo şirketi e-kitap olarak bilgisayar ortamında yayınladı.

Kitaplar memleketin sahipsiz insanlarının (ölü ya da diri olması fark etmez,) hakkına sahip çıkan, birkaç iyi niyetli polis ile birkaç hırsız ve mafyanın ortak maceralarını anlatıyor.

Her kitapta işlenmiş olan bir cinayetin peşine düşülüyor.

Alt metinler ise daha can yakıcı. Memlekete yaşanan zorunlu göçler… Din istismarı… Devlet içindeki çeteler, cemaatler… Masumların mallarına çökmeler… Tarihsel sermaye transferinin acıları…

Kitapların kahramanları, haklının hakkını, haksızın aklını almak ve kimsesizin kimsesi, hakkı yenenin yeteni olmak için savaşıyorlar.

Romanların baş kahramanı zeki ama ciddiyetsiz, sürekli düşünen, düşüncesini homurdanarak ifade eden bir komiser yardımcısı. Çayı, simidi, birayı ve illaki rakıyı seven; rakı sofrasında çenesi açılan, muhabbetiyle herkesi hayran bırakan at yarışı hastası. Ali Dokuz.

Romanın ikinci kahramanı 20 yaşlarında çok güzel bir genç kız. Afili Elif Yılmaz. Hırsız. Kimsenin açamadığı kilitleri açan cevval, kavgacı ve özellikle kadınlara dayak atanları bulup yaşadığına pişman ettiren adeta bir halk kahramanı. Ekürileri çocukluktan arkadaş, şimdinin genç mafyalarından olan arkadaşlarının aksine hırsızlık yapmayı bırakmış. Gene de itiraz etmediği kazançları olursa onu da Feriköy’e getirip dağıtan bir deli fişek.

Olaylar çözümlenirken Ali Dokuz’un zekasına, Afili Elif Yılmaz’ın becerikliliğine şahit oluyoruz. Olaylar bazan kahkaha atarak okunuyor. Bazen kahramanlarımızın insani vasıflarına hayran olarak.

Romanlar çok katmanlı olup, sosyal olaylardan zarar gören insanların dramlarını, onlara yardımcı olan insanların gayretini, bu olayların içerik ve gerçek yüzlerini romanların arka planında anlarız.

Kahramanlarımızın yoğun gayretlerini anlatırken, kendi kişisel, psikolojik sorunlarıyla başa çıkma çabalarına şahit oluruz.

Kitaplardaki olaylar; sıkmadan ve akıcı bir dille, özenli ve merak uyandıran bir kurguyla, iyi bir film izlermiş gibi hareketli, heyecanlı anlatılıyor.

İlk roman “İstanbul Kar Altında” Ezidi’lerin ve zoraki göçmen olmuş insanların dramı gözler önüne serilirken, kutsal kitap hırsızlığı için cinayet işleyenlerle mücadele anlatılır.

“İstanbul Sis Altında” romanında siyasilerin, polislerin ve din tüccarlarının karıştığı uyuşturucu çetesiyle savaşılır. Genç mafyozalar Ali Dokuz’a olmadık yardımlar yapar.

“İstanbul Sır Altında” kitabında Ülkemizdeki ilk fabrikaya konma eylemini yapıp, ülkeye büyük zararlar veren bir cemaatin eylemleri ve gelişmesi anlatılır. Gene ustaca işlenmiş bir cinayet aydınlatılır.

“İstanbul Azap Altında” romanında, yaklaşık 80 yıl önce işlenmiş, hiçbir kanıtı ve şahidi bulunmayan bir cinayet çözülürken, okuyucu zamanında azınlık mallarının nasıl talan edildiğini öğrenir. Unutulmuş ve unutturulmuş usta sanatçıların ardından onların hüznüne boğulur.

Bu serinin beş kitap olacak biçimde tasarlandığını yazmıştık. Şimdi doğrusu ne olacağı belli değil. Çünkü araya sosyal içerikli iki kitap girdi. Biri de dürtüp duruyor. Ama günü geldiğinde Ali Dokuz ve arkadaşlarının haksızların, hukuksuzların ve canilerin peşinde koşacağından eminim.

Kahramanlarımız kimsesizin kimsesi, hakkı yenenin yeteni olmak için savaşlarına devam edecekler.

KİTAPLARIM

İstanbul Kar Altında

“… 17 Şubat’ın ilk dakikalarında gökyüzü, boş bidonlar gibi devrilip gümbürderken, tüm İstanbul’a korkular salıyordu.

Aşkın Aşkım, dondurucu soğukta titreyen çıplak cılız bacaklarıyla, müşteri beklemekten vazgeçti.

“Fettah’ın dayağı, bıçak gibi kesen kuzey soğuğundan daha iyidir”.

Tarlabaşı Bulvarı’ndan Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğünün, neredeyse karşısındaki Daracık Sokağı’nın karanlığına, ince uzun topuklularıyla koşarak girdi.

Ardından kaldırım taşlarının üzerinde, hızla hareket eden, çepeçevre beyaz çizgileri olan siyah spor ayakkabılı, uzun boylu, kar maskeli biri sokağa girdi.

Üşüyerek sarsılan bedenini soğuktan korumak için, kısa çakma beyaz kürküne sıkı sıkı sarıldı.

Sokak çakan şimşekle bir an aydınlanıp, tekrar eski karanlığına büründü. Ardından sanki gökyüzü yırtılıyormuş gibi şakırtısı geldi. Aşkın korkuyla sıçradı. Bacakları soğuktan uyuşmuş, kendini taşımaz olmuştu.  Bi gayret ilerledi. Üşümüş yorgun vücudunu, bir an önce köşeyi dönüp odasına, sıcak yatağına atmalıydı.

Sıvası dökük yosun tutmuş ıslak duvarlar, kapalı pencereler ve şimşeği yansıtan yıkanmış kaldırım taşlarıyla döşeli sokak rutubet, çürük yosun ve sidik kokuyordu.

Beyaz çizgiler bu anlık güçlü aydınlatmada çabucak, kırık ahşap kapının karanlığına sığındı. Sık sık aldığı solukları ağzından, burnundan verdiği buharlar kar maskesinden fışkırıyordu. Gözü nefretle çıplak çırpı bacaklardaydı. Bugün, bu gece, bu karanlık onun için, bulunmaz nimetti.

Gök gürültüsüyle birlikte sokak gene karanlığına büründü.

Aşkın Aşkım Beyoğlu’nun şatafatlı ışıklarına inat, Daracık Sokağı’nın karanlık ve ürpertici zulasından çıkmaya can atarak, son gayretiyle bir adım daha attı.

Beyaz çizgiler, arkasından koştu. Sokağın köşesine gelmeden, panter gibi sessiz ve çevik avına atladı. Kızın başını tutup hızla çevirdi.

“Kırttt!”

Ses sokakta sis gibi yayılırken, Aşkın hâlâ üşüyerek ve imitasyon kürküne sarılmış olarak, çıplak bacakları titremeyi sürdürürken, kaldırım taşlarının üzerine yumuşak bir tüy gibi salındı. Üstünü kirletmek istemiyormuş gibi çekinerek sokağın ıslak taşlarına serildi. Şaşırmaya bile vakti olmamıştı.

“… Sağanak gelecekmiş gibi insanları korkutan gök gürlemeleri şaka gibi kesiliverdi. Dondurucu soğuk yumuşayıp, yerini hafiften atıştıran kara bıraktı. Şıngır mıngır yanan İstiklal’e oynaşarak, dans ederek kar yağmaya başladı.

Bir plakçıda İstiklal’in müziği çalıyordu. Dmitri Shostakovic’den Waltz No 2 süit. SeitKaliyev’in St. Petersburg Lyric Ensemble Orkestrası’yla yorumladığı eser İstiklal’in jenerik müziğiydi. Onu bu kadar iyi anlatan başka müzik yoktur.

Bu güzel eser çalarken vals yaparak yağan karın altında, bir seri katil İstiklal’in keyfini çıkarıyordu.”

KİTAPLARIM

İstanbul Sis Altında

“… Mart başlamadan yüksek basınç şehri esir almaya başlamıştı. Boğaz ve yedi tepenin alçak yamaçları sisi, adeta davet ediyordu.

Sis de güneş gibi sizi çağırır. Gemileri yutan devasa mitolojik güçler gibi, koca grostonluk yük gemilerini yavaşça, sessizce yutar. Bilinmeyen, görülmeyen yerlerden gelen düdük ve siren sesleri, Odyseia’daki tayfaları tuzağına çeken sirenler gibi gizemli ve çekicidir.

Sis yoğunlaşırsa, iki metre önünü göremeyen insanlar, gündüz sarı ışıklarını yakmış kafelere sığınarak korkularını yenerler.

Ancak İstanbul’u basan sisin, kara trafiğini durdurmaya gücü yetmez. Caddelerin geliş yönünde farların sarı ışıkları, gidiş yönündeyse stop lambalarının kırmızı ışıkları el ele tutuşup uzun bir zincir oluşturur ve sisi delip geçerler.

Taksim’e de sis iniyordu. Ama bu güzelliği, Zincirlikuyu mezarlığında yatan iki aslan bir daha hiç göremeyecekti.

Plakçı Abi’de çalan Kelebeğin Valsi sisle birlikte İstiklal’e yumuşacık yayıldı. Sırayla Ağa Camii’nin minaresi, kiliselerin kuleleri, binaların üst katları, çalışan kazı makinelerinin uçları, sonra sırayla kubbeler, giderek sokak lambaları, caddenin ışıklı tak süsleri, en sonunda rengarenk canlı vitrin ve cadde dükkanları sisin içinde yavaşça kayboldu.

İnsanlar büyük beyazlık içinde hayaletler gibi burnunuzun dibinde bitiveriyor, neşeli sesleriyle birden kayboluyorlardı. Bütün vitrinlerin ışıkları yanmış, bütün renklerin üzerine beyaz bir tabaka sürülmüş gibi cansız, mat ve ölü gözlerle İstiklal, mecburlarına yeni çekici bir güzelliğini bedava ikram ediyordu.”

KİTAPLARIM

İstanbul Sır Altında

    “… Sabah ezanının okunmasına bir saat kala, konağın sokak kapısının şiddetle tekmelenmesiyle uyandılar. Sıçrayarak yataklarından fırladılar. Yürekleri ağızlarına gelmişti. Alelacele üstlerine aldıkları sabahlıklarla, kapıya koşturdular. ‘Kime ne oldu acaba?’ diye akıllarından türlü türlü kötü haber geçiyordu.

     Korkuyla açtıkları kapıdan, iki polis ve takım elbiseli, kravatlı üç adamın eşliğinde, fabrikalarında çalışan iki muhasebe personeli, buyur edilmeden eve hoyratça girdiler.

     Ani baskının şaşkınlığından kurtulamadan, haciz memurları hızla evi dolaşmaya, yatak odalarına bile izinsiz girip, eşyaların değerlerini tespit etmeye başladılar.

     “Neler oluyor!”

     Onlara her yaklaşmalarında, her itirazlarında polisin sert engellemesiyle karşılaştılar. Sanki önceden ne yapacaklarını tasarlamış olan baskıncılar, kısa sürede işlerini bitirdiler. Polis olanlara anlam veremeyen ev sahiplerine, evden çıkmalarını söyledi. Sonra uzatmadan, kollarından tutup özel eşyalarını bile almalarına fırsat tanımadan, kapı önüne koyuverdi.

     “Yani bu kadarcık mı kıymetimiz vardı?” 

     İki muhasebe memuru çoluk çocuklarıyla, zor sakladıkları bir heyecanla, kapı önünde onların evden çıkmalarını bekliyordu.

     “Nasıl zoruma gitti. Kocam çaresizlikten, öfkesinden kaskatı tutulup kalmıştı. Aile fotoğraflarımızı, özel eşyalarımızı almamıza bile mâni oldular. Ne yapacaklarsa? Kendi zavallılıklarına, asalet yaması mı dikecekler? Ey hikmetinden sual olmaz Yüce Allah’ım! Ne suçumuz vardı?”

     Komşular kapılarının önüne çıkmış, gözleri önünde cereyan eden şiddeti anlamaya çalışıyordu. Kentin en eski ve saygın ailesinden iki insanın başına gelenleri, film şeridi gibi şaşırarak izlediler. Sonra resmen kapı önüne konulan komşularına sahip çıkıp, kollarına girerek evlerine davet ettiler.

     Vakarlarından hiç ödün vermeden el ele komşuya sığınırken, polis eşliğinde evlerine konanlar, utangaç bir sevinçle konağa sızdılar…

     “Lağım suyu gibi. Eminim kapıyı kapattıktan sonra göbek atmışlardır. Haram olsun. Zehir zıkkım olsun. Bir gün, elbet bir gün çaldıklarınız içinizden fışkırır. Kötülükleriniz elbet bir gün cezasını bulur. Çocuklarınız değil ama siz, o iki insan müsveddesi, üstüne çöktüğünüz ata yadigarımızın keyfini süremezsiniz inşallah!… Allah büyüktür! Size cezasını verecektir. İnsanların mallarını gasp edenlere… Haksız hukuksuz kandırıp, aldatıp, iftira atanlara, yalancılara, dindar görünüp dinsiz imansızlara, vicdansızlara vaat ettiği cehennem azabını, bu dünyada size tattırır inşallah! Nuh tufanını boşuna mı yaptı? İkiye ayrılan Kızıldeniz’de zalimleri boşuna mı telef etti? Şimdi ne duruyor?” 

     O sırada minareden müezzin yanık sesiyle sabah ezanı okumaya başladı. Evin hanımı ellerini havaya kaldırıp içinden haykırdı.

     “Ne duruyorsun Ey Yüce Tanrım!”

KİTAPLARIM

İstanbul Azap Altında

“Dediler ki: “Biz bir yığın kemik, bir yığın ufantı olduğumuz zaman mı yeniden bir yaratılışla diriltilecekmişiz, biz mi?”

De ki: “(Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir!”

(Kur’an-ı Kerim Isra sureleri. 49- 50)

“… Yarım metrelik mezardan çıkarılmış kemikler, ortalığa saçılmışlarla birlikte toplanıp ekip arabasına konuldu.  Ormanın karanlığında, selin üstündeki toprağını sürüyüp götürdüğü, çakalların da eşelediği mezar insanı ürpertiyordu. Ayşegül mezara bakıp elinde olmadan derinden bir, Ah! çekti.

Mevtaların çook önce buraya yarım yamalak gömüldükleri belliydi. Sanki çukur kazılmış ve insancıklar içine atılıp, üstleri de toprakla örtülmüştü. Doğru dürüst bir mezar olsa ne çakalı ne çukalı mevtaları rahatsız edemezdi. Arkadan ateş edilerek delinmiş kafatasları ile beyaz düzgün dişler, onların uzun yıllar burada gömülü olduklarını söylüyordu.

Ayrıca irili ufaklı kemik düğmeler, ayakkabı kabaraları, neredeyse yok olmuş lime lime kumaş parçaları. Kirlenmiş, kırık camlı beyaz kelebek Audrey Hepburn gözlüğü, çakalların çekiştirerek yırttıkları beyaz deri ayakkabılar, kalın tokalı bir kemer daha vardı. Erkek kunduraları da lime lime olmuştu.”

“… Kapıyı kolayca açıp içeri girdiler. Ahşap kapısındaki zil eski, çevirince çın çın öten zillerdendi. Keyfine çaldılar. Tırrrn… diye sevinçli bir ses geldi. İçeri girip, kapıdaki zile benzeyen elektrik anahtarını çevirdiler. Işık dokunduğu her eşyayı solgun bir renge boyadı. İlk kata çıktılar. Balıkçı haklıydı. İki oda bir salon daire, karışıklıktan öte bit pazarı desen, orası bile bu evin yanında pırıl pırıl kalırdı. Oraya buraya atılmış çamaşırlar, eprimiş yatak, rengi gitmiş yırtık yorganlar, kırık dökük saymakla bitmez kirli, tozlu savruk eşyaları harmanlarsan, ortaya çıkacak olan tertipsizliğin adına ne denirse, evin adı da oydu işte.

Tavanda şapkasız bir çıplak ampul sarkıyordu. Duvarların bir buçuk metreye kadar olan kısmı badana edilmişti. Üst tarafları… Derken, bakanların nefeslerini kesen, onları oldukları yerde çivileyip durduran freskleri gördüler. Sıvalar yer yer dökülmüş olsa da kalan freskler, azıcık resimden anlayanı hayran bırakacak kadar güzeldi. Ali Dokuz için bulunmaz hazine olan, duvar resimlerinde melekler, bakire kızlar, masum çocuklar, hepsi bir arada cennet bahçesinde mutlu mesut yaşarken, onları izleyen ürkütücü şeytanlar tasvir edilmişti.  Tablo… Evet tam anlamıyla tablo demek yerinde olur; tablo tüm duvara yapılmıştı. Ama zamanla zarar görünce, tablo bütünlüğünü yitirmişti. Bugüne kadar ancak dökülen sıvaların arasında bölük pörçük fresk parçaları kalabilmişti.

“Hayatımda ilk kez böyle bir duvar görüyorum” dedi Ayşegül. Can başıyla onayladı. Ali Dokuz da homurdanarak hak verdi.

“Kim bilir kaç yıl önce yapıldı. Biz de üstüne sıçmışız.”

KİTAPLARIM

Sosyal İçerikli Romanlar

Polisiye dışında sosyal içerikli kimi zaman eleştirel, kimi zaman mizahi olan güncel romanlarım.

KİTAPLARIM

Her Yer Çürük Yumurta Kokuyordu

Hele hele vatan denen aziz varlığın en kıymetli organı yargımızın tüm diğer organlardan daha verimli çalışmasının kudretli, boyun eğmez, paraya pula, tehdide aldırmaz, korkmaz, yılmaz, yanılmaz şahsiyetlerinin büyük payı vardır.

Küçük bir ilave yapmak isterim. Necip milletimiz içinde göbeği ihalelerle devlete ve belediyelere bağlı olan ticaret erbabı ile aynı değer ve kıymette hapishanelerde sürünen bir kısım şahsiyetin de bu gayretlerde rolü olmuştur.

Şöyle ki, bunlara “Ulan şerefsizler! Şu şu şu şahıslar hakkında, şöyle ifadeler vermezseniz sizin canınıza okuruz!” Dedik. Önce şaşırdılar. Yani yalan ifade mi vereceğiz? Dediler. Biz de onlara “Ulan şerefsizler! Bu yaptığınıza yalan ifade denmez, vatanı ve milleti bölecek olan hainleri toparlamamıza yardım etmek denir. Muhteşem halifemiz, ulu peygamberimiz ve dahi Yüce Allah’ın katında bin aydan daha fazla sevap kazanmak demektir.” Dedik. Hemen vazifelerinin kutsallığını anlayıp bize biat edip, görevlerini heyecanla, sevinerek yerine getirdiler.

Bu vatanseverlerin ifadeleriyle ve adalet savaşçısı yılmaz, yanılmaz savcı ve hakimlerimize verdiğimiz direktiflerle bu melanetin hakkından geldik.

Oh! Memleket süt liman olunca bizim, yani milletin demek istedim, kazancımız da muazzam artmış oldu. Böylece zenginliklerine zenginlik katan memleket ahalimiz, dünyanın en zengin yirminci ahalisi haline geldi…”

KİTAPLARIM

Darbe Günlerinde Aşk

İnsanların artık unuttuğu oysa günümüzün politik gelişmelerinin temelleri oluşturan 27 Mayıs darbesine giden günleri o zamanlar orta birinci sınıfta okuyan bir çocuğun gözünden esprili ve sıcak anlatımı.

“…Yoldan tek tük geçen insanların ayakkabılarının çıkardığı kar gıcırtıları, kulağıma müzik gibi geliyordu. Karın bembeyazlığı, serçelerin sesleri ve bu gıcırtılar, zor günlerin güzel taraflarıydı.

… Pencereden bembeyaz karla kaplı sokağı seyretmeyi bırakıp, radyoyu yerinden alıp halının üstüne koydum. Karşısına uzandım.  İstasyonlar arasında duyduğum seslerle, dünyayı gezmeye başladım.

Nasıl oluyordu da çok uzaklardaki konuşmalar, sesler, müzikler radyo sayesinde bize ulaşıyordu? Doğrusu hiç akıl erdiremiyordum. Anneannem radyonun içinde minnacık insanların olduğunu sanırdı. Saçma geliyordu ama doğrusu neydi onu da ben bilmiyordum.

O günü radyo dinleyerek, annemin hazırladığı sürpriz kurabiyeler ve sütlacı yiyerek, bendeki hiç okula gitmeden, sürekli evde oturma duygusunun ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyordu.”

“… Çok kötü bir şey olmuştu ve ben bunu yeni fark ediyordum. Tezgâhın arkasına, dayımın yanına geçip radyoya doğru abandım. Spiker ağlayarak konuşuyordu.

“…Başbakanımız sayın Adnan Menderes’ten henüz bir haber alınamamıştır. Ne yazık ki büyük bir üzüntüyle tekrar ediyorum ki başbakanımız sayın Adnan Menderes’in bindiği uçak Londra semalarında kaybolmuştur…”

Dayıma korkuyla baktım.

“Uçak düşmüş…” Diye fısıldadı.”

“… Gece yatınca kurduğum hayaller değişmişti. Ne olacağım yerine, Nesrin’i düşünmeye başlamıştım. Onunla el ele dolaşmayı, fotoğraflarda gördüğüm güzel kentlerde gezmeyi, sıcak samimi konuşmaları düşünmeye başladım.

Şimdiye kadar hiç hissetmediğim, farklı duygular yaşıyordum içimden. Tarif edemeyeceğim, anlatmaya kalksam gerekli kelimeleri bulamayacağım bir durumdaydım. Yoksa aşk falan dedikleri bu olmasın? Ne aşkı ya? Daha çocuğuz.

Ama dansımız rüyama giriyor, o beyaz, kabarık giysileriyle melek gibi bana doğru gelip boynuma sarılıyordu. Allah’ım, uyanıp heyecandan bir daha uyuyamıyordum. Neler oluyordu? Babama yok yok, dayıma… ona da söyleyemem. Karali abiye sorarım. Doktora gitsek? Belki ilacı vardır. Eczacı Şükrü amcama sorarım…”

“… Ailedeki sevinç bir gece sürdü. Sabah erkenden Esma ablanın annesi Ziynet teyze, gözleri ağlamaktan şişmiş, kızarmış halde bize geldi. Annem hayırdır, demeye kalmadı, kadıncağız adeta boşalarak anlatmaya başladı.

“Kızım da evde ağlıyor,” dedi.

Telaşa kapıldık. Annem zorlukla teskin etti onu. Sonra hıçkırarak anlattı.

“Bizim herif, Muzaffer’in parti binasına baskına gittiğini öğrenmiş. “Ben kızımı goministe vermem. Nişanı attım. Kızımı dini bütün birine vereceğim,” diye dellenip duruyor.

Annemin de üstüne sanki kara bir bulut çöktü. Hayatın beton zeminine otura kaldı. Şaşkınlık ve üzüntüden konuşamayıp, sessizce ağladılar…”

KİTAPLARIM

Kısa kara mizah polisiye ve sosyal hikayeler

KİTAPLARIM

Yeni Kitabın Adı